öLüMüNe KaNKaLaR
  Fıkralar
 
  Fıkralar
 
Müfettiş, öğrencilere sorar:
— İçinizde en uslu kim?
öğrenciler, hep bir ağızdan - cevap verirler:
— öğretmenimiz!
GEZGİN
Hoca'nın hanımı çok gezermiş. Düğün-dernek, bayram-seyran... dolaşırmış.
Hoca'nın dostları:
— Hocam, yenge biraz çok do­ laşmıyor mu? derler.
Ne de olsa hatunu. Hiç laf söy-
letir mi Hoca...
  • Hiç sanmıyorum, der ve ekler:
  • O kadar dolaşsaydı, bazen bize de uğrardı...
EŞEK BAŞI
İstanbul'a yeni gelen köylü, ku­ yumcu dükkânının vitrinini merakla inceliyordu. Kuyumcunun çırağı, onunla alay etmek için:
  • Hemşerim, dedi, ne bakıyor­
    sun öyle?
  • Hiç... Bu dükkânda ne satılır
    diye merak ettim de...
çocuk güldü:
  • Eşek kafası satılır.
  • Allah versin... Alışverişiniz yolunda olmalı...
  • Nereden bildin, dayı?
  • Baksana, koca dükkânda seninkinden başka kal­
    mamış!
NEYİ GöRMEMİŞ
Şoför kullandığı taksiyle "Sağa dönülmez işaretine rağmen sağa saptığı sırada trafik polisinin keskin keskin çalan düdük sesiyle birden yavaşladı, sonra yolun kenarına çekilerek durdu. Trafik polisi, sağ elinde zin-
cirden tuttuğu düdüğü sallaya sallaya yürüyerek tak­ sinin yanına geldi, sert bir sesle sordu:
— Levhayı görmedin mi?
Şoför, kabahatli olduğunu kabul etmenin rahatlığı içinde itirafta bulundu:
— Görmesine gördüm de sizi görmedim...
KILçIK
Sınıfta öğretmen insan iskeletini göstererek sordu: — Bunun ne olduğunu söyleye­bilir misin Salim? dedi. Karadenizli Salim hemen
cevapladı:
— İnsan kılçiğidür öğretmenim...
SON üMİT
Adam kaynanasıyla birlikte Avrupa gezisine çıka­ caktı, arkadaşı sordu:
  • Yahu sen hep kaynanandan yakınıp durmaz miy­
    din? Şimdi de Avrupa gezisine mi çıkarıyorsun?
  • Ne yapayım kardeşim, sık sık Avrupa'yı görme­
    den Allah canımı almasın! deyip duruyor... Benimki, bir
    umut işte...
YAG SORUNU
Akıl hastanesine, kendisini ziyarete gelen arkadaşına dert yandı:
  • Sorma dostum... Motora
    meraklı olduğum için getirip
    buraya tıktılar beni. Allahaşkı-
    na, sen araba sevmez misin?
  • Severim.
— Zeytinyağlısından mı hoşlanırsın, tereyağlısından
mı?
öĞRENCİ ŞİİRİ
- Tembel bir öğrenci, yazılı kağı­ dına şu satırları yazmış:
— Yürü boş kağıt, yürü... öğretmenin yüzünü gör de gel.
üç zayıfım vardı, dört oldu mu sor da gel...
APTALCA DüŞüNMEK
Federal Almanya vatandaşı dış yolculuktan döndü. Getirdiği papağanla kendi gümrüğüne girdi. Muayene memuru işin gereğini anlattı:
— Canlı papağana, yüz mark gümrük ödeyeceksiniz.
Cansız içi doldurulmuş papağan olsaydı gümrüksüzdü.
Adamın bir anlık tereddütü üzerine papağan söze karıştı:
— Bana bak Hans! öyle aptalca şeyler düşünme!
YAŞLILIK
Bir adam, arkadaşına hastalığından dert yanıyordu:
— Hele şu sağ bacağımdaki romatiz­
manın verdiği acıya hiç dayanamıyo­
rum, dedi. Nedeni nedir, acaba?
— Neden olacak, dedi öteki. Yaşlılıktan.
Bunların hepsi yaşlılık alâmetleri.
Adam:
— Saçma, diye yanıt verdi. Sol bacağım da sağ ba­ cağım ile aynı yaşta. O neden ağrımıyor?
YORMASAYDIM
Temel otelde kahvaltı ederken, tabağındaki zeyti­ni bir türlü çatalıyla yaka-layamaz. Epeyce uğraştığı- nı gören garson, yanına yaklaşır, çatalı alır ve bir seferde zeytine batırır. Temel küçümseyerek bakar:
— Uyy garson, ha pu zeytinu pen yormasaydum, sen
oni zor yakalayaçağitun.
KURTULUŞ çARESİ
Temel, Cemal ve di­ğer Karadenizliler açık denizde küçük bir tekne ile fırtınaya tutulmuşlar­ dı. Yanlarından büyük bir gemi geçmekteydi.
Temel:
— Uyy, kurtarun pizuuu... İmdattt!. diye haykırıyor-
du.
Geminin güvertesinden birisi de yanıt veriyordu: Biz adam almıyoruz, biz adam almıyoruz. Bunu duyan Temel: — Uyy, haçan piz lazuz, lâz, alun pizu.
HIRSIZLIK AYIP
Bir eşkıya, fakir olduğu için Diyojen'e hakaret etmiş-
ti.
Diyojen hiç kızmadı. Sadece:
— Bir adama fakir olduğu için hakaret edildiğini ha­ yatımda hiç görmedim. Ama pek çok insanın hırsızlık­ tan ötürü asıldıklarım gördüm, dedi.
 
İLK KAMçIYI EN çİRKİNİ VURACAK!
Müthiş bir eleştirici olan bir Bektaşi yazar, kadınlar hak­kında öyle bir kitap yazmış ki söylenmedik söz bırak­ mamış. Bunun üzerine on- beş kadar kadın biraraya gelerek yazarı dövmeye ka­ rar verirler. Bir gün Bektaşi evine giderken yolunu kesip bağırmaya başlarlar:
— Sen bizim hakkımızda bir kitap yapıp aleyhimiz­
de türlü türlü şeyler yazmışsın. Biz de seni öldürünceye
kadar dövmeye karar verdik. Birer kamçı alarak buraya
geldik. Cezana hazır ol, diyerek kamçılan göstermişler.
Bektaşi kadınları yatıştırmaya çalışmışsa da başarılı olamadığından dayak yemeğe razı olarak:
— Fakat bir şartla. Birinci kamçıyı içinizden en çir­
kin olanı vuracak, demiş. Kadınlar bu şartı kabul etmiş­
ler.
Fakat ilk kamçıyı vurmak için kimse öne çıkmayın­ ca, bu dayak faslı da yarım kalmış.
öLüM KöLE İLE KRALI EŞİT KILAR
Büyük İskender, Diyojen'i, birbiri üstüne yığılmış in­ san kemikleri arasında bir şey ararken görmüş ve ne yaptığını sormuştu.
Diyojen:
— Babanızın kemiklerini arıyorum.
Ama hangisinin kölelere, hangisinin babanıza ait ol­duğunu kestiremiyorum, cevabını vermişti.
DOMUZ ETİ YEMEYİZ
Şeyh Şamil esir düştüğünde, Ruslar bu kahraman adama büyük saygı göstermiş. Rus çarı kendisini yemeğe davet etmiş. Şeyh Şamil, yemekte, aç gibi iştahla yemiş.
Kahramanlığı kadar yemekteki iştahı karşısında da hayrete düşen çar:
  • Adama bak, demiş. Beni de yiyecek.
    Şeyh Şamil cevap vermiş:
  • Biz müslümanız. Domuz eti yemeyiz.
çALARKEN NEŞELENMEK
Neyzen Tevfik'e bir gün sorarlar:
— çalarken mi neşelenirsin, yoksa neşeli olduğun
zaman mı çalarsın?
O günlerde Maliye Bakam hakkında yolsuzluk dedi­ koduları alıp yürümüştür.
Neyzen Tevfik, fırsatım kaçırmaz:
— Maliye Bakanı değilim ki, çalarken neşeleneyim,
cevabını verir.
 
BEHLüL'üN HAKİM MAKAMINA OTURMASI
V|
Halife Harun Re- şid'in süt kardeşi di­ vane Behlül bir gün yoluna devam eder­ken pencereden bak­mış ki hakimin yeri boş, hemen geçip o makama oturmuş. Bunu gören vazifeliler:
  • Vay gidi divane, senin bu makamda ne işin var?
    Kalk bakalım, diyerek, sille tokat dışarı atmışlar. Bunu
    görenler Behlül'e sormuşlar:
  • A divane, böyle ne iş yaptın ki seni bu kadar dö­
    vüyorlar? demişler. O da cevap vermiş:
  • Ben bilmem, hakimin makamında bir dakika ya
    oturdum ya oturmadım, buna rağmen bu kadar dayak
    yedim. Hakim ise sabahtan akşama kadar o makamda
    oturmaktadır, ne kadar dayak yiyeceğini artık Allah bi­
    lir...
İSRAFçI ADAMA DERS
Diyojen, israfçı tutumuyla bilinen bir adamla karşı­ lamıştı. Ondan bir lira istedi. İsrafçı adam:
— Niçin başkasından 10 kuruş istiyorsun da, benden bir lira, diye sordu.
Diyojen şu uyarıcı cevabı verdi müsrif adama:
— çünkü, başkalarından yine istesem, bana verirler. Ama, bu israfın yüzünden, senin bir daha verebileceğin­ den şüpheliyim.
DOĞRU SöYLEDİĞİN İçİN
Bektaşinin biri, boynunu bükerek bir zenginin yanına yak­laşır. Sadaka ister.
Zengin adam:
— Utanmıyor
musun dilenmeğe ya­
hu... Baksana güçlü -
kuvvetli bir adamsın.
  • Sormayın... bir derdim var ki çalışmama mani
    oluyor.
  • Neymiş o dert?
  • Ne olacak tembellik!
Bu cevap zenginin hoşuna gider ve cebinin köşesin­deki kuruşu Bektaşi'ye uzatır:
— Al şu kuruşu bakalım... der. Bu parayı sana acıdı­
ğımdan değil, doğru söylediğin için veriyorum.
 
BİR GöZüN KöRMüŞ
 
Adamın biri evlenmiş. Her akşam, eli kolu dolu olarak evine gidermiş. Bir gün, her nasılsa, eli boş gitmiş. O güne ka- *- dar, hep kocasının eline bakan karısı, elini boş görünce, yüzüne bakmış ve bir çığlık atmış:
— Aaa! Senin bir gözün körmüş.
SON üMİT
Nasreddin Hoca­ nın çok sevdiği eşeği bir gün kaybolmuş. Hoca, eşeği aramak için, kırlara doğru açılmış. Bir taraftan da bir türkü söyleme­ ğe başlamış.
Böylece dolaşıp dururken bir tanıdığına rastlar.
Tanıdığı:
— Hoca, böyle türkü çağıra çağıra nereye gidiyor­
sun? diye sorar.
Hoca merhum da eşeğini kaybettiğini, onu aramakta olduğunu söyler.
Ahbabı:
— Bu ne iştir Hoca efendi? Benim bildiğim, insan
eşeğini kaybetti mi, feryat eder, ağlar, dövünür. Sen ise
türkü söylüyorsun!
Hoca, ona önündeki tepeyi gösterir.
— Bir ümidim şu dağın ardında kaldı. Eşeğimi ora­
da da bulamazsam, o zaman siz dinleyin bendeki ferya­
dı!
NİYE KOŞAYLAR?
Cemâl gazetesinden ba­ şını kaldırıp sorar:
— Haa bu uşaklar ne ko-
şaylar böyle?
Temel cevap verir:
  • Ula bunlar koşicudur,
    başbakanlık kupası için ko-
    şaylar.
  • Ha kupayı çime vereceklerdur?
  • Birinciye.
  • öbürkilere bir şey yok midur?
  • Yoktur.
  • öyleyse onlar niye koşaylar?
YALANCI
Asker, komutanın karşısına çıktı, izin istedi. Komutan se­ bep sordu:
  • Efendim, karım çocuğu­
    muzun çok hasta olduğunu
    yazmış da...
  • Yalan söylüyorsun. çün­
    kü karından gelen mektubu
    ben de okudum, hiç öyle bir
şeyden bahsetmiyordu.
Asker selâm verdi, tam kapıdan çıkarken, döndü ve samimiyetle:
— Komutanım, dedi. İkimiz de yalancıyız anlaşılan, çünkü ben evli değilim.
İLK ATIŞTA VURMAK
Temel ile Dursun evlerinin bahçelerin­de otururken bir tane, bir tane daha derken 21 pare top atılır.
Temel merak eder:
Nedir bu ses-
ler?
— Bugün komşu devlet başkam geldi. Onun için top
atılıyor, der Dursun.
Temel sinirli sinirli başını sallar:
— Şu işe bak! Bizim zamanımızda tek atışta vurur­
lardı...
DüNYADA HERŞEY GEçER
Baba erenler bir gün sokakta gezinirken dehşetli bir yağmura tu­ tulmuş.
Bir ağacın altına sığınarak boş bir arabanın geçmesini beklemiş. Bir saatten fazla beklediği halde oradan hiç bir araba geçmeyince kendi kendine mırıldanmış:
— Bir de şu fani dünyada her şey geçer derler. Şura­ da bir saattir bekliyorum, daha bir araba bile geçmedi.
ALIŞMAK LAZIM
Gazeteci Halil Lütfi ile Peyami Safa, Bebek'e gidi­ yorlardı.
Tranvay gelince, Peyami Safa öndeki birinci mevki kompartımanına doğru yürürken Halil Lütfi, Peyami Safa'yı arkadaki 2. mevkie doğru çekti. Buraya binece­ ğiz, dedi.
Peyami Safa:
  • Senin gazeteci kartın yok mu? diye sordu.
  • Var, dedi Halil Lütfi.
  • Peki, neden birinci mevkie binmiyelim öyleyse?
  • Alışmak için.
Bakalım her zaman kartımız olacak mı?
FARZ EDELİM Kİ...
Temel'in küçük takası, on kişilik tayfasıyla Karade­niz'in engin sularında yol almaktadır. Temel tayfa­ larını yanına çağırır. On­ lara şöyle der:
— Uyy uşaklar, ha purada pi teneke altinumuz olsa idu ne ederduk?
Uşaklar:
— Uyyy paylaşirduk onlari...
Temel öneriyi kabul eder ve altınları paylaştırmaya başlar:
— Uyy... on peş altin bağa, pi altin süze, on peş altın
bağa, pi altin süze...
Tayfalar buna itiraz ederler ve aralarında müthiş bir kavga başlar. Kıyasıya dövüşürler. Neden sonra Rize'ye geldiklerinde durumu mahkemeye intikal ettirirler. Mahkemede yargıç olayı anlattırır. Hem Temel, hem de
tayfaları olduğu gibi olayı anlatırlar. Bunun üzerine yar-
  • Peki getirin altınları, dediğinde, hepsi bir ağızdan:
  • Uyy hacim pey, pizum altinumuz falan yok, ola-
    cağinu farz edeyduk.
MAYMUN
Din dersi öğretmeni öğrencile­ re bütün insanların Adem ve Hav­va'dan geldiğini söyledi. Bir öğ­ renci söz aldı:
  • Bu doğru değil.
  • Nasıl yani? dedi öğretmen.
— Babam bize maymundan
geldiğimizi söyledi.
— Sevgili çocuğum, dedi öğretmen, sizin özel aile
tarihiniz bizi hiç ilgilendirmiyor.
ŞİŞEYİ EVDE BIRAKMIŞ
Doktor muayenede hastasına sordu:
  • Sigara içiyor musunuz?
    Hasta:
  • Elbette, dedi. Ve cebinden
    sigara paketini çıkararak ikram
etti. Doktor reddetmedi. İkisi de sigaralarını yaktı. Dok­ tor muayeneye devam etti:
  • İçki içiyor musunuz?
  • Aahh be doktorcuğum! İçerim, ama ne yazık ki şi­
    şeyi evde bıraktım.
AKŞAM SERİNLİĞİ
Bir grup turist, kendi aralarında konuşuyorlardı. İngiliz hidrojeni patlatacaklarını, Rusla Amerikalı Ay ve Merih'i fethedeceklerini söylüyorlardı. Sıra bizim Temel'e gelince:
— Şu yakında, ha biz da cüneşe ci- deceğuz, dedi.
Böyle bir tasarıdan hiç birisinin haberi yoktu. Hayretle sordular:
  • Nasıl olur, henüz yıldızların keşfedilmediği bir
    evrende, güneşe gidebilmek, olacak şey değil!
  • Peki o kadar sıcağa nasıl karşı koyabileceksiniz?
  • Hesabı sıkı yapılmıştır. Akşam serunluğunda ci-
    deceğuz da... der bizim Karadenizli.
LİSTE
Adamın birini kuduz kö­ pek ısırmış. Ama adam çok vurdumduymaz olduğu için, bugün iğne olurum, yarın iğ­ ne olurum derken iş işten geçmiş. Doktora başvurup da kuduz olduğu gerçeğini anlayınca hemen bir kağıt kalem isteyip uzun uzun bir şeyler karalamaya başlamış.
Doktor uzun süre beklemiş, bir ara dayanamayıp hayretle sormuş."
  • Vasiyetnameniz bu kadar uzun mu?
  • Vasiyetname hazırladığımı söyleyen kim doktor?
    Ben ısıracağım siyasilerin listesini yapıyorum! demiş.
İPE UN SERMEK
Nasreddin Hoca, münasebetsiz kom­ şusunun hemen her gün olur olmaz şeyler istemesinden bıkmış.
Komşu bir gün çamaşır ipi isteyince:
  • Veremem, demiş. İpe un serdim.
  • Aman Hoca, ipe un serilir mi?
  • Adamın vermeye niyeti olmazsa
    ipe un serer...
AYNI YERDE
Temel uzun zamandır gör­ mediği arkadaşı Cemal'le İstanbul'da karşılaşır:
  • Uşak nasilsun pakayum?
  • İyiyum...
  • çocuklarun nasuldur?
  • Onlar da çok iyidur...
— Ha karin nasuldur?
Temel böyle sorunca Cemal'in birden yüzü deği­ şir... Temel arkadaşının karısının geçen yıl öldüğünü ha­ tırlayıp hemen şöyle der:
— Yani aynı mezarda mi yatayii?
ARHAVİLİ
Gün: 12 Ekim 1492... Kristof Kolomb, batı yönüne giderek Hindistan'ı bulacağına inanıyor ya! Gitmiş, git­ miş... Amerika sahillerine yanaşmış... Sabah hava yeni aydınlanıyor. Kolomb, "Santa Maria" gemisinde büyük üniformasını giymiş. Zabitler ve tayfalar güverteye sıra­ lanmış...
Kıyıda da Kızılderililer sıralanmış. Başlarında Koca Reis var. Gemi yaklaşmış, yaklaşmış... Ses mesafesine girmiş...
Bu sırada gemidekilerden biri iki elini ağzına yanaş-
tırıp bağırıyor: "Ha orada bir Rize'li var midur?"
Kızılderili saflarından da birisi bağırmış: "Ha Rize'li yoktur, ama Arhavi'li vardır daa..."
DESENE OCAĞIM SöNDü
Gurbette çalışan iki Karade­ nizliden biri izinden dönmüş, hemşerisine memleketten haber­ ler veriyordu:
— Memlekette kar yağdı,
kurtlar çakallar köye kadar indi,
dedi. Bunun üzerine arkadaşı:
  • Bir zarar verdiler mi?
  • Sizin çilli horozu çakal kaptı.
  • Peçi Karabaş nerede imuş?
  • Eşek Karabaşa tekme atarak öldirmuş.
  • Eşek değirmenda değul miydu?
  • Değirmenden babanın tabutunu cetirmişdu.
  • Uy, babam öldi mu?
  • öldü ya. Ananın ölümüne dayanamadu da..
  • Ah anam ah! O da mu öldi?
  • Eviniz yanarken kurtaramaduk.
  • -Uyy desene ocağum söndü...
çENESİ DüŞüK
Fikret ilk karnesini almıştı. Notları çok iyiydi, fakat bir not düşülmüştü:
— çok konuşuyor.
Babası karneyi imzaladı ve ekledi:
— Siz bir de annesini görseniz.
Aynı Karadenizli birkaç gün sonra bir bakkala gitti. "Bana bir mim verin..." dedi.
Bakkal anlayamadı, birkaç kez tekrar ettirdi, sonra eliyle göstermesini istedi. Karadenizlinin işaretine ba­ kınca:
  • Yooo, o mim değil mumdur, dedi.
  • Olsun, mim demek, dayak yemekten iyidir, dedi
    Karadenizli.
 
DAYAK YEMEKTEN IYI
Karadenizli vapur acentasına gitti:
— Biz vapuru kaçirduk, başka
vapur bulur misunuz?, dedi.
  • Kaç kişisiniz?
  • Yediyuz.
  • Acenta yetkilisi bu kadar müş­
    teriyi kaçırmamak için hemen yeni
bir vapur istedi. Vapur geldiğinde Karadenizli ve arka­daşları rıhtımda toplanmışlardı. Ama nedense fazla ka­labalık değillerdi. Görevli sordu:
  • Hani yedi yüz kişiydiniz?
  • Doğridur, işte pir, içi, üç, dört, beş, altı, yedu.
    Toplam yediyuz da..., dedi Karadenizli.
Kafası attı acenta yetkilisinin. Karadenizliyi bir gü­ zel dövdü ve:
— Eğer, bir daha (i) yerine (u) dersen; canına oku­
rum... dedi.
HESAP
İki sarhoş kıyasıya kavga etmiş, birbirlerinin kafasını gözünü yarmışlardı. Polis kavgacı sar­ hoşları hastahaneye getirdi. Doktor, yaralarını pansuman yapmak için hemşireye seslendi:
— Hemşire hanım, alkol getirin çabuk!..
Sarhoş:
— Alkol istemem artık... Hesap getirin!., diye bağırdı.
HADDİNİ BİLMEK
Genç bir Amerikalı kız, Beethoven'in yaşadığı evi zi­ yaret etmiş, bu büyük sanatkârın piyanosu başına geçe­ rek onun "mehtap Sonatı"m gururla çalmaya başlamış­ tı.
 
Bitirdikten sonra, kendisine sert gözlerle bakan bek­ çiye:
  • Tahmin ederim, çok sayıda büyük insan burayı
    ziyaret etmiştir, dedi.
  • Evet, dedi bekçi. ünlü müzisyen Pederewski, ge­
    çen hafta burada idi.
Kız sordu:
  • Ve Beethoven'in piyanosunda çaldı değil mi?
  • Hayır çalmadı, cevabını verdi yaşlı bekçi ve söz­
    lerine şu cümleyi ekledi:
  • çünkü kendisini Beethoven'in piyanosunda çal­
    maya lâyık görmedi.
CİNSİNE GöRE
Belediye otobüslerinin ne kadar kalabalık ol­duğu malûm. İşte böy­ le bir otobüste yolcu­luk eden Temel'in aya­ ğına iri yarı bir adam basar... Nasırı acıyan Temel, adamın yanına yaklaşır ve sorar:
— Ula uşak, sen nerelisun?
Adam, Temel'e bakar, nereli olduğunu söyler ve ar­ dından sorar:
  • Niye sordun?
  • Hiç, bu cins ayular hangi memlekette yetişur diye
    merak ettum daa... der Temel.
YEMEKTEN SONRA MI?
Doktor hastasını muayene ettik­ ten sonra saptadığı perhiz programı­ nı yazıyormuş:
— Sabahları bir dilim ekmekle
yüz gram beyaz peynir. öğleyin bi­
raz salata ve haşlama et. Akşamları
bir dilim ekmek, yağsız süt ve bol
meyve yiyeceksiniz...
 
   
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=